teorideki bilgimi pratige aktaramıyorum. |
İçimden geçip, kıçımdan sallayıp, parmaklarımla yazdılarım ya da yazmaya çalıştiklarım. Bazen de arak paylaşımlarım. Ama kendi yazdıklarımı çizdiklerimi paylaşmak asıl amacım. Zaten umrumda da değil kiminle paylaştığım. |
Salı ganimeti olaraktan hilton otel zincirinin bi parçası olan The House Hotel anme hizmeti olarak paylaşmak istedim. Autoban’ın imzası hemen kendini belli ediyor. Adamlar Galatasarayla yetinmeyip bütün The House Hotel’leri yapmışlar ve daha nice hiltonları. Demek istediğim şudur ki millete şapur şupur bize yarabbi şükür mü hilton he hilton?
Hiç olmaz sandım. Hiç ümidim yoktu. Hiç ümit edemeyeceğim kadar çok aşık olundum, aşık oldum. Doğru yer, doğru zaman, doğru insan diye bi’ şey var mıdır dersen, cevabım “kesinlikle” olur. Bi’ anda nefes alman anlam bulur. Artık hayatının anlamı, her anını beraber geçirmek istediğin bi’ insan vardır ve sonsuza kadar aynı yerde kalsındır. Nasıl da çok sevdiysem, hay allah… :)
Made with Paper
Bugune kadar isittigim en guzel tamlamalardan biri “asklarin en guzeli”…
Made with Paper
00:03 Mutfak fayansının yapışkan yüzeyinden bildiriyorum: Burada Allah yok.
Atletimin önü, annemin birkaç güne içine köfteleri tıkacağı dondurma kabından, sevgili Pollock götümün kenarını kıskandıracak nitelikte leş gibi.
Sana çok benzeyen birini buldum aşkım, beğendin mi?
-Artık utandığın için mi yazamıyorsun?
-Artık utandığım için yazamıyorum.
Biriyle konuştum geçenlerde, bazen birileriyle konuşurum, doğum günüymüş, ben doğum günü kutlamam, (doğum günü kutlamak, Yeey!) bir sürü şey istiyormuş, listesi kabarıktı. Daldım bi an, inanmazsın, ne kadar çok isteğin varmış, dedim; ben genel olarak hiçbir şey istemem.
Hiçbir şey istemeyecek kadar her şeye sahip misin, diye sordu. Yoo, dedim, hayattan hiçbir istediğimi alamadım, ben de istemeyi bıraktım.
Severim öyle afili konuşmayı tanımadığım insanlarla.
(Jardel gibi düşün, iyi orta geldiği sürece varım)
-Bu sefer bayağı kötü oldum.
Bana, Starbucks’ta portakal sularımızı yudumlarken, kasadaki adamın saçlarına bakıp “Gullit’e benziyor” dediğimde etkilenen, “Gullit ilk köpeğimin adıydı” dediğimde; gözlerimin içini öpmek ister gibi bakan o adamı alın!
(Sahi, benim köpeklerim nereye gidiyorlar?)
Beni neden kandırdın aşkım?
-“Aşkım” senin için çok sıradan bir hitap değil mi? Kullanmazdın bunu?
-Kinaye var.
Çakmaktan çıkan alteşin altındaki mavi renk kafamı çok karıştırıyor. Tanrı parçacığı falan buluyor birileri, ben kutup ayılarının yaz gelince aç kaldıklarını yeni öğreniyorum. Taşta oturma çocuğun olmaz diye telkin edenler, sokakta yatan köpeklerin üşümediklerini iddia ediyorlar. Kafam cidden karışıyor. Yaşlanınca hangi müzikleri dinleyeceğimi düşünüyorum. Ben neden büyüyemiyorum? İnsan daha büyüyemeden yaşlanır mı aşkım?
Bugün mısır yağıyla zeytinyağlı fasulye yaptım, hiç güzel olmadı.
Bazı şeyler, alelade şeylerle güzel olmuyorlar.
Ben olmuyorum mesela.
Sen nasıl oluyorsun? Şu hiç konuşmadığımız günlerde nasıl oluyorsun sen?
(Bana, elimi tutabilmek için “Çak!” yapan o adamı alın)
Arkadaş mı kaldık biz aşkım?
Bu, insanın anasını ağlatan şarkıya bile fark atıp, hiç konuşmayan süper arkadaşlar mı olduk biz.
-Artık yazamıyorsun.
-Sikerler.
(Source: mayoneziseverim)
-Ya bunu silelim ama ben gözüm kapalı sevmişim.
Rüyamda arabalara küfür ediyordun.
Uyandığımda, telefona küfrediyordum.
Birkaç gün önceydi, hayır iyi de hatırlıyorum; kafamı omzuna yaslıyordum, parmaklarımı saçında gezdiriyordum, heyecandan direksiyona hakim olamıyordun.
Ah be ya, nasıl da güzel kokuyordun.
Ben acaba uydurdum mu diyordum, yahu siz de gördünüz ama kocaman boyu vardı, sarılmıştık kapıda, hani saçları kumraldan sarıya çalıyordu, takıntılıydı benim gibi, gülünce gözleri kayboluyordu, ben aklımı mı kaçırıyorum?
Dert transferine karşıyız marşıyız derken, elimde yeni aldığım Beşiktaş çakmağıyla, rakı içip tanıyanlara seni anlatıyordum.
-Ben dışarıda öyle içmem.
Lan sen adımın sonuna iyelik eki getiriyordun, bana, sırf dedem koydu diye kabullendiğim dandik ismimi sevdiriyordun.
Çok güldürüyordun, “resmen aşk yaşıyoruz” diyordun.
Mutluluktan ağlamıştım hatırlıyor musun?
-Ben aslında kimsenin kaşığıyla sütlaç yiyemem.
Bizim orlarda her şey aynı anda olur sanıyordum.
Neyse işte, seni anlatıyordum.
Ağlıyordum bi yandan, daha severdik diyordum, anlayamadım ki ben, seviyorduk, diyordum. Birkaç sene erken öleyim ben, birkaç sene fazla yaşasın, eşitlensin ömrümüz diye düşünüyordum, senden haber bekliyordum, gelmiyordu, gelmiyordun sen, gelemiyordun, kendine güvenemiyordun, bana inanamıyordun, hiç bi sik de bilmiyordun ya; aklınca iyilik ettiğini sanıyordun.
İyi hatırlıyorum; bi yandan konuşuyorduk, bi yandan eşya bakıyordum, sen halledersin diye planlıyordum. “Be suratına nevresim paketiyle çarptığımın” çocuğu, sen stor perdeyi nereden biliyordun!
-Ben aslında plan yapmam sevgilim.
Her şeyimi biliyordun, her şeyimi. Beni iyi tanıyordun.
“Geldin mi bey?” diyordum, “Geldim hanım.” diye karşılık veriyordun.
Sen şimdi gittin, bir süre sonra yüzünü zor seçerim de; “Burada bütün kızlar sana benziyor ama seni en güzel seçtim” deyişini hiç unutamıyorum.
-Ben buraya piyasanın birbirini düdüklediği şarkılardan birini koymasını da bilirdim.
(Source: mayoneziseverim)
En mutsuz edeni aslinda o gunku gibi bagira cagira aglamayi isterken ve neden agladigini en azindan dunyada yasayan birine soylemek isterken agladigini kimse duymasin diye bogazini acita acita sessiz aglamak ve neden agladigini bi kisiye bile soyleyememek. Aylar sonra tekrar cok caresiz hissetmek.